The Odyssey Filmi: Görkemli Ama Kusurlu Bir Hades Yolculuğu
- Christopher Nolan'ın The Odyssey filmi Homeros'un destanını sinemaya uyarlıyor.
- Film, teknik anlamda anıtsal bir başarı olarak değerlendirilirken duygusal derinlikten yoksun bulunuyor.
- Başrollerde Matt Damon, Anne Hathaway, Tom Holland ve Robert Pattinson yer alıyor.
- Yapım, IMAX formatında çekilen ve pratik efektlere ağırlık veren bir yapım olarak öne çıkıyor.
- Eleştirmenler, filmin yüksek temposunun hikaye anlatımına zarar verdiğini belirtiyor.
Çoğu yönetmen, Homeros'un "The Odyssey"ini beyazperdeye uyarlama fikrinden ürker. Yunan mitolojisinin bu destanı, özünde talihsiz bir savaşçının eve dönme mücadelesine indirgenebilir. Ancak insanların tanrılar ve canavarlarla çarpıştığı, onlarca yıl süren tehlikeli bir yolculuğu anlatan, MÖ 8. yüzyıldan kalma 24 bölümlük bu şiir, edebi kurgunun tamamı için bir şablon işlevi gören kalıcı bir anlatıdır. Christopher Nolan içinse durum farklı. Atom bombasının doğuşunu anlatan Oscar ödüllü üç saatlik biyografik filminden yeni çıkan yönetmen, bugüne kadarki en iddialı projesine girişiyor. Bunu da Batman'de yaptığına benzer bir yolla yapıyor: Gerçekçiliğe yaslanıyor, hikâyeyi mitten çok insanın kendisi üzerine kuruyor.
Bu daha ayakları yere basan yorum, teknik işçilikte de karşılığını buluyor. Altı ülkede çekilen, tamamı IMAX formatında görüntülenen (bunu başaran ilk film) ve CGI bolluğu yerine pratik efektlere yaslanan yapım, Truva kuşatması için yaklaşık 2.000 figüran kullanıldı. Nolan'ın tüm gücüyle sınırları zorladığı bir yapım bu.
Ancak odağı insanın dertlerine kaydırmanın da bazı sakıncaları var. Filmin başındaki yazı kartının belirttiği gibi, hikâye "büyünün apaçık göründüğü" bir zamanda geçiyor. İzleyici doğrudan olay ve karakter bakımından son derece yoğun bir anlatının içine dalıyor. Truva Savaşı'ndaki zaferinin ardından Odysseus (Matt Damon) ortalarda yoktur. Bu, karısı Penelope'nin (Anne Hathaway), terk edilmiş İthaka Kraliçesi'nin eline göz dikmiş, başını kaypak Antinous'un (Robert Pattinson) çektiği talipleri savuşturmak zorunda kalması anlamına gelir.
Oğlu Telemachus (Tom Holland) ise talipleri defetmekte kararlıdır. Babasının nerede olduğunu bildiğini umduğu Kral Menelaus'u (Jon Bernthal) bulmak için Sparta'ya yola çıkar. Bu sırada Ogygia Adası'nda perii Calypso (Charlize Theron), hafıza kaybı yaşayan Odysseus'u iyileştirmektedir. Anıları geri geldikçe, gemi kazasından sağ çıkan savaşçıyı adamları olmaksızın adaya sürükleyen olayları öğreniriz: Kan dökmeye susamış bir Kiklop, yamyam Laestrygonlar, tehlikeli Siren şarkıları ve Calypso'nun baştan çıkarıcı güveçleri...
Tüm bunları 173 dakikaya sığdırmak kolay değil. Nolan, tempoyu yüksek tutarak bunun üstesinden geliyor; ama bunun da bir bedeli var. The Odyssey'in ilk yarısında paralel zaman çizgileri yan yana ilerliyor. Film, Odysseus'un anılarıyla Telemachus'un İthaka'yı babasının egemenliği altında tutma mücadelesi arasında hızla gidip geliyor. Bunun sonucunda savaşçının maceraları aceleye getirilmiş, tuhaf biçimde budanmış hissi veriyor.
Pek çok kişi, Odysseus'un türlü tehditlerle karşılaşmasının bölümler halinde anlatılmasının, Homeros'un şiirinin yapısı gereği zaten epizodik olmasına uygun düştüğünü savunacaktır. Ne var ki Jennifer Lame'in kurgusu dikkat dağıtıyor, hikâye anlatımına zarar verme sınırına kadar geliyor. Kiklop'u şöyle bir görmemiz ya da Sirenlerle karşılaşmamızla birlikte hikâye çoktan başka yere akmış oluyor. Gerilim kurmaya, hissedilen tehditle irkilmeye neredeyse hiç alan bırakmıyor. The Odyssey'in bu bölümü, pek tatmin edici bir akışı olmayan, aceleyle toparlanmış bir çalışma izlenimi veriyor.
Samantha Morton'ın canlandırdığı Circe ile karşılaşmanın yaşandığı bölüm bile akıl almaz kurgu tercihlerinden nasibini alıyor. Nolan'ın şimdiye dek korku sinemasına, özellikle beden korkusuna, en çok yaklaştığı an bu. Ancak bu da, yine, olması gerektiğinden çok daha çabuk sona eriyor.
Film ancak son perdede gerçekten bütünleşiyor. Odysseus İthaka'ya dönüyor, karısı ve oğluyla yeniden bir araya geliyor ve taliplerle yüzleşiyor. Damon, yalnızca savaşın saçmalığının insanlar arasındaki kırılgan bağları nasıl yok ettiğinin değil, bu çöküşte kendi payının da ağırlığını taşıyan travmalı bir adam olarak parlıyor. Hathaway, Pattinson ve John Leguizamo son bir saatte öne çıkma fırsatı buluyor. Buna karşılık Zendaya ile Lupita Nyong'o'nun yetenekleri anlaşılmaz biçimde harcanıyor.
Nolan'ın devasa girişimine ve Homeros dünyasından nasıl uzaklaşıp, doğaüstü âlemleri geri plana iterek Odysseus'un ruh hâlini modernist bir okumaya açan bir hikâyeyi tercih edişine dair hayranlık duyulacak çok şey var. The Odyssey, teknik bakımdan anıtsal bir başarı olarak öne çıkıyor. Görüntü yönetmeni Hoyte van Hoytema ve besteci Ludwig Göransson'un katkıları yadsınamaz. Yine de bir şey eksik. Ne sinemasal ustalık ne de ihtiras eksik; eksik olan, bu yolculukta nefes alıp duygulanmaya imkân tanıyan anlar.
Belki de Homeros'un yayılmış destanını üç saate sığdırmayı beklemek fazla iddialı bir hedef. Nolan kesinlikle elinden gelenin en iyisini, en büyüğünü yapmış. Yine de The Odyssey, hayranlık uyandıran ama duygu bakımından pek az şey hissettiren, garip biçimde aceleye gelmiş bir üç saatlik gösteri gibi hissedilen bir yapım olarak kalıyor. The Odyssey şu anda sinemalarda gösterimde.
Okuyucu Değerlendirmesi
Bu haber hakkındaki düşüncelerinizi ve analizlerinizi paylaşın. Görüşleriniz diğer okurlara rehberlik eder.
Haber Size Ne Hissettirdi?
İçerik Analizi
Haberin kalitesini ve tarafsızlığını değerlendirin.